31 Aralık 2013 Salı

YILBAŞI



İşte  bir yılın daha sonuna geldik.  Nasıl da  hızlı  geçti  aslında. Hazırlıklar  bir çok  evde bitmek üzeredir. Tatlı bir telaş devam ediyor. Her yıl  farklı  bir yılbaşı  yaşadım.  Bu yılsonu beş kişiyiz,  bir  yerde yemek yiyeceğiz .  Babamız Bursa'da ,  anne-babasının  yanında.  O izinliydi,  benim ise okul vardı. Ben de kızımla  evde olacaktım aslında. Sonra kardeşimle  plan yaptık. 
Yeni bir  yıla  girerken herkes  gibi sağlık, mutluluk,  esenlik diliyorum. Allah  herkesin  gönlüne  göre versin. En başta sağlık olsun,  gerisi  gelir. Ülkemiz için daha iyi, sorunsuz günler olsun. Yeni bir yılın  günlerinde  tekrar  görüşmek  üzere!



Yeni  yıla  girmek üzere çeşitli yerlerde  çektiğim fotoğraflar ile veda ediyorum..
















Vee   son  olarak  kızımla  yaptığımız  yeni yıl pastası  :)








26 Aralık 2013 Perşembe

BUGÜNLERDE..

                          Bugünlerde  bir koşturmaca, sıkıntı, yorgunluk içindeyim ..Nedeni yok, sene ortası iş yoğunluğu, yapmam gerekenler  ve yapamadıklarımın çoğalması, içinde bulunduğum çıkmaz durum,  günlerin koşuşturması,  tatile özlem, hastalıklar,  moralsizlikler...say say  bitmez bir çoğumuz gibi. Kimi  görsem  yorgunluktan bahsediyor, zamanın su gibi  akıp  gitmesinden.  Sabahın köründe kalkıyoruz , koştura koştura okula git , eve dön, ev işi, çocuğun dersleri falan derken akşam olmuş, biraz şu bu derken yeniden yatma ve tekrar sabah. Bu koşturmaca nedir böyle diyorum..
Bugünlerde yaptıklarımı kısa kısa  aktarayım şimdi..

  • Beni  sevindiren ,  moralimi  düzelten bir gelişme..İnternetten  sipariş  kitaplarım  geldi. Elimde  alınacak  kitaplar  listesi  uzun.  Şimdilik  bunları aldım,  okunmayı bekleyen,  keşfedilecek yepyeni  dünyalar.  Elimde okuyacak kitap kalmamıştı, acaba hangisinden  başlasam..

  • Geçen gün  Beste  de  görüpte  acaba nasıl olur diye  merak ettiğim kış  reçelini  yaptım. Gerçekten de çok  güzel oldu.  Bu  mevsimin meyveleri ile yapılıyor. Tarifi  şöyle :     1 sise meyvemsi  kırmızı  sarap, 450 gr kuru incir, 2 armut, 2 elma, 1 ayva, 1 portakal, 1 defne yaprağı,  1 çubuk tarçin, 100 gr seker
    1- Portakal kabuklarını  bir kenara rendeleyin. Incirlerin  dörde kesin. Elma, ayva ve armutları  soyup kup kup kesin.
    2-Tüm malzemeyi bir tencereye koyup kaynayınca altını  kısın,  bir saat yirmi dakika kısık  ateste kaynasın. Yoğun bir reçel olacak bu. Tadına bakin seker miktarını  az bulursanız ekleyebilirsiniz. Tarçın ve defne yapragını  çıkarın. 

                                


  •    Yeni  yıl  hediyeleri için  paket  kağıdı  hazırladım.  Bunun için  şu  kahverengi  kağıtlarının  üzerine patates baskısı  yaptım.  Çam ağacı  şeklinde  kestiğim  patatesleri  suluboya ile  boyayıp  bastım  ve  kurumaya bıraktım. Son olarak paketleme kısmı..     
  • Yılbaşı  ağacımızı bu yıl  kurmadık çünkü  boncuktan ağaç tasarlıyorum şu sıralar.  Ama üzerine el yapımı  süsler  yaptım.  Oldukça  kolay.  Hazır seramik killerinden aldım.  Şekiller  yaptık. Fırınlamaya gerek  yok. Kurumasını bekleyip  boyamasını  yapıyorsunuz. Ben üzerini de  simledikten sonra ağacımı  bitirdikten sonra dallarına asmak üzere beklemeye  aldım.  Yapması eğlenceli..


  • Okulda  el izimizi  fon kartona çıkarıp  keserek  çam ağacı  yaptık. Sonra da  renkli  ponponları  üzerine yapıştırarak  süsledik.  Sınıfımızın  yeniyıl ağacı da   bu  oldu. 



  • Geçen sene yılbaşında Venedik'teydik. Onu hatırladık ailece.  Ve zamanın  nasıl  hızlı geçip  gittiğine tekrar  şaştık kaldık.  Öyle  güzel  bir  geziydi ki.  Kışın çok soğuk olur  , aman  gezilmez demeyin seyahatın  her  türlüsü  çok güzel  bence.  Biz  geçen sene ki  fotoğraflara  bakıp  bakıp iç  geçirdik. Yeni yıl , noel, natal  derken 2014  geldi  bile :)


  • Bu yaptıklarım yorucu olsa da  beni dinlendiren şeyler aslında.  Kurabiyesiz gün olmaz diyerek kzımla baykuş kurabiyesi  bile yaptık.  Hızlıca  geçen  bir günün  sonunda  belki de en güzel şey  kurabiye ve kahveni alıp şöyle hiçbir şey  yapmadan oturmak..



                                                                                                                                                                            





















21 Aralık 2013 Cumartesi

AYLAKLAR

                                  En son  Melih Cevdet Anday'ın  Aylaklar  romanını  bitirdim.  Yalın dille yazılmış, sizi  İstanbul konaklarında ki  yaşamlara götüren bir kitap.  Şükrü  Paşa'dan  kalmış  Osmanlı konağında oturan  geniş bir ailenin  uzun  soluklu yaşamını okuyoruz . Kitabın  birinci  bölümünde konakta  oturup sırtını Leman Hanıma dayamış bir  avuç insanın  hayatını,  ilişkilerini,  bir  dönemi  gorüyoruz. Başlangıçta vasat bir  dönem romanı  gibi  gelmesine  rağmen ikinci  bölümde  romanın  kalbi ortaya  çıkıyor   bence. İkinci  bölümde torun  Muammer'in günlüğünü  okuyoruz.  Bu  bölüm  ilk  bölüme  göre daha derin  özellikler  içeriyor. Varoluşsal düşüncelere  sahip  satırları okumak  beni  son anda  kitaba  daha çok  bağladı.
                             ''Bir zamanlar bu köşkün belki her odası bir sevişme yuvası olmuştu. Sanki eskiden yalnız sevişilir, yalnız gülünür, yalnız söylenir, yalnız oynanırdı. Hadi bağdadi çürüyor, hadi eşya eskiyor, para azalıyor, insanlar ölüyor, yaşlanıyor, fakat sevgiler, aşklar ne oluyor, nereye gidiyordu? Eskilikten, parasızlıktan onlara ne idi? Bir yoksul evini bile cennete çeviren sevişme, hangi uğursuzluk yüzünden bu köşke yüz çevirmişti?''

                                                           

                             Kitabı  okumaya  devam   ederken  Fellini'nin  1953  yapımı  i  Vitelloni  isimli   filmi  aklıma  geldi.  Tekrar  filmi  bulup  seyrettim. Fellini'nin  Aylaklar'ı  olarak  dilimize  çevrilmiş.  Fellini’nin ‘La Strada’   filmiyle dünya çapında ün kazanmadan bir önceki adımı olan ‘I vitelloni’, yönetmenin uluslararası alanda tanınmaya başlamasını sağlamış.  Fellini’ye dair otobiyografik ögeler barındıran film, başrol oyuncularından Alberto Sordi’ye şöhretin kapılarını açıp dönemin en tanınmış aktörü haline getirmiş. Film, Adriyatik Denizi’nin kenarında küçük bir kasabada düzenlenen Deniz Kızı isimli güzellik yarışmasıyla başlar. Bu esnada bir dış ses, filmin 5 ana karakterini sırasıyla tanıtmaya başlar bize. Bu 5 karakter, toplumsal ve bireysel sorumluluklardan yoksun, eğlence dışında hiçbir şey düşünemeyen, günlerini aylaklık ederek geçiren; doğal olarak hiçbir alanda dikiş tutturamayan bireylerdir. Gitmek en kolay olandır, tanımadıkları, bilmedikleri yerlere gitmek isterler; gidemezler. 

                   Kitapta  bir  evin  içinde  yaşayan  insanlar,  filmde  ise  beş  arkadaş  aylaklık edenlerdi.  Kim olursa olsun  tembellik , aylaklık  yapmak  iyi  karşılanmadı.  Özellikle  filmde  son dakikalarda  Fausto  aylaklığı  yüzünden  babasından  kemerle  öyle  bir dayak yedi ki,  siz de  içinizde 'oh iyi oldu' diyorsunuz.  
                Merak  eden olursa  tavsiyemdir...
                                             
                               


15 Aralık 2013 Pazar

Yeni yıl için Keçeler

                              Keçeden arasıra bir şeyler  yaptığımı  biliyorsunuz.  Yeni yıla  doğru görsellere bakıpta  kalpler, ağaçlar, küçük  çanlar  dikmemek olmazdı. Hatta  çalıştığım yerdeki arkadaşları da  etkiledim. Onlarda neler diktiler neler..Biraz da  yeni yıl postası  hazırladım  bazı  arkadaşlarıma.  Öyle  güzel,  özenli  dikiş  diktiğim söylenemez.  Hatta  beni  tanıyanlar bu ufacık  şeylerle  nasıl uğraştığıma  şaşmıyor  değiller..Bilmiyorum ,  dönem dönem  birşeylere  sarıyorum bende.  
Keçeden  yılbaşı  süsleri  ,  ağaçlar,  kalpler  diktik.  Sonra da  ağaca, duvarlarımıza  astık.







11 Aralık 2013 Çarşamba

Yeni Yıl Süsleri

                         Bugün bizim  evden  yeni yıl  manzaralarını  paylaşacağım.  Evde  hazırlanan yeni  yıl köşesi,  yeni yıl süsleri, çam  ağacımız...Yeni  yıla doğru  bloglarda  bulunan  görsellere  bakmaktan mutlu  oluyorum. Ben de  bu  yüzden  küçük  mutluluklara katkım olsun istedim.  İşte  bizim evden  görüntüler...










Bu   arada  artık  ben de    Pelinpembesi  olarak  instagramdayım.  Beklerim :)






7 Aralık 2013 Cumartesi

Yeni yıl Kurabiyeleri

                                  Yeni  bir  yıl yaklaşırken her tarafta   hazırlıklar başladı.  Her yıl  olduğu gibi  bu yılda  bloglar  canlandı,  kırmızı ve  yeşil  her tarafta  görülmeye  başladı. Bizde  evde  yeni yıl  kurabiyeleri  yapıp  bir  güzel  yedik. Yapılışı  her  zaman ki  kurabiye  tarifi.  Ama  bilmeyenler için  tekrar  yazacağım.  Evde  bir  haftasonu  çocuğunuzla bu tarifi  bence  deneyin.  Yeni  yıl  ruhu  evinizi  sarsın.  
          Malzemeler :
         1  yumurtanın sarısı
             150 gr yumuşatılmış margarin
             2 su bardağı un
               1 su bardağı mısır  nişastası
             Yarım su bardağı pudra şeker
             1 paket vanilya
             1 tatlı kaşığı tarçın
             Yarım paket kabartma tozu
                                       Daha  sonra da  şeker  hamuruyla  kaplayıp  süsledik.  Sonra da  aşağıda gördüğünüz  kompozisyonu  hazırladım.  




   

                                   Bu yıl  böyle bir  kompozisyon  yaptık.  Geçen  sene   yaptıklarımızda  çok  güzeldi.  Bu  kurabiyelerimizi de  aynı tarifle  yaptım.  Yalnızca şekiller  farklı..












4 Aralık 2013 Çarşamba

İtalyan ekmeği FOCACCIA



                            Proust  için  madlen kurabiyelerinin  kokusu  ne ise  benim içinde  fırında  pişip  eve  yayılan ekmeğin kokusu odur.  Zaman  zaman  evde  ekmek  mayalar  ve  pişiririm.  Çeşit çeşit  ekmek  yapabiliriz.  Geçen  gün  İtalya'da  yiyip  çok  beğendiğimiz,  sonra da  her  karnımızın  acıktığında  ellerimize  aldığımız  pesto soslu ,  sıcacık  focaccia  yaptım.  Tam  oradakiler  gibi  olmasa  da   bu  özlemimizi  bastırdı. 

                           Focaccia, en eski İtalyan ekmeği olarak biliniyor. Tarih öncesi dönemde bu ekmek mayasız olarak hazırlanırmış ve Roma dilinde  ‘panis focacius'  olan adı,   külün altında pişirilmiş yassı ekmek anlamına gelirmiş.   Ancak tüm yassı ekmeklerin  anayurdunun özellikle Anadolu ve Mısır olduğunu düşünürseniz,  focaccia'nın da bizim buralarda doğmuş olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Antikçağda mayasız olarak hazırlanan bu ekmek artık mayalı olarak yapılıyor ve üzerine konan çeşnilerle inanılmaz güzel, doyumsuz oluyor. 
Focaccia ekmeği önce herhangibir sıradan ekmek gibi un, tuz, su ve mayadan oluşan bir hamur şeklinde hazırlanıp kabarmaya bırakılıyor. Ardından yassı şekil verilip ikinci kez kabartılıyor. Fırına koymadan önce de üzerine parmaklarla bir sürü delik açılıp zeytinyağı sürülüyor ve arzu ettiğiniz çeşniyle süslenip fırına veriliyor.  İtalya da iken  çeşitlerini de  denedik.  Biberiyeli,  zeytinli,  soğanlı,  kuru  domatesli..  Ama  en çok  pesto  soslu olanlarını  beğendim.  




                                 Nasıl  yaptım   derseniz  işte  tarifi:
                      Malzemeler:   3 bardak beyaz un,  1 tatlı kaşığı kuru maya,  ¾ tatlı kaşığı tuz,  3 çorba kaşığı süt,  3-4 çorba kaşığı sızma zeytinyağı..

Unu derin bir karıştırma kabına alarak, ortasını açın ve şekeri, tuzu, mayayı ilave ederek karıştırın.
Suyu azar azar ekleyin. -Yumuşak bir hamur olmalı, ele yapışmayacak kıvamda-
İyice yoğurun ve üzerini örterek yarım saat dinlendirin. Yarım saatin sonunda, biraz kabarmaya başlayan hamuru, tezgahın üzerine alın ve bir tatlı kaşığı zeytinyağ ile yine yoğurun, kapatın. Yarım saat daha bekletin. Yine bir tatlı kaşığı zeytinyağ ile iki katına ulaşmış olan hamuru yoğurun.
Pişirme kabını yağlayın. Hamuru eliniz ile kabın içine yayın. Üzerini parmaklarınız ile delik delik yapın.  Zeytinyağ, rendelenmiş sarımsak, dal biberiye, fesleğen ile hazırladığınız sosu, fırça yardımı ile üzerine sürün. Biraz iri tuz serpin.


Ekmek  yapımından  sonra   size  balkonumuzun  kış   bölümünü  de  göstermek  istiyorum.  Kış  gelmesiyle  artık  balkona  çıkamaz olduk  ama  çiçeklerimin  hep  gözümün  önünde  olmasını istiyorum.  Evimin  içinde  hiç  çiçek  yok.  Daha  çok  bahçe  ve  balkon  çiçeklerini  seviyorum.  Kışın  olanlar da  gördüğünüz  gibi  kaktüs  çeşitleri.  Bakıma  gerek  yok.  Haftalarca  sulama yapmadığım  halde canlılar.  Çok  sevdiğim  kabak  olmazsa olmazım :)










                                                             

1 Aralık 2013 Pazar

Aralık Ayında İlk Pazar..

                           Nihayet  bol  üşümeli, soğuk,  karanlık ay olan aralık  başlamış bulunuyor. Yaz  ve ilkbahar  aylarını  sevsem de  kışın  soğuk, gri günlerini de seviyorum.  Ev de  zaman geçirmek  güzel  böyle  günlerde.  Zaten  hafta içi  çalışan  bir çok insan  gibi  yüksek tempoyla geçiyor.  Yarım gün iş yapmama rağmen  akşam olunca pilim  bitmiş  oluyor.  Şu  insanoğlunun  çilesi  nedir  böyle?  Zamanla  yarış,  çalış, didin, uğraş,  anlık  mutluluklar ,  bol bol  stres..Kafam  dolu  olduğunda  evde kalıp  dinlenmek,  kitap  okumak,  film  seyretmek,  ara ara uyumak,  blog  okumak  bana iyi gelen  şeyler.  Elimde  internetten  aldığım kitapların sonuncusu  var. Bitti  bitecek.. Şu  karanlık  günlerde  oldukça  karamsar  bir  kitap.  Ama  yıllardır  sahip olduğum  duygularımı,  düşüncelerimi  bir filozoftan  okumakta  rahatlatıcı geldi.  Şu  dünyadaki  en  önemli  meseleye  onlarında  bir  cevap  bulamaması  ise kaosa  sürükleyici.  Kitabın  adı  Ölümü Düşünmek .. Vladimir Jankelevitch  tarafından  yazılmış.   

                  Kitapta  yazar  ve  söyleşileri  bulunmakta.  İnsanın, filozof bile olsa insanın, ölümden konuşurken, sanki kendi ölümünden değil de başkalarının ölümünden bahsediyor gözükmesinin altını çiziyor.  Lankelevıtch bir yandan Hıristiyanlığı, özellikle Katolik mezhebini kıyasıya eleştiriyor.   “Ölüm hiçbir mihenk taşı olmayan başkadır, bu dünyadan hiçbir şeye göndermede bulunmayan başka, dinlerin bize söylemediği bir nevi mutlak öte dünyadır, ''  diyor  filozof. 


                                    


               Biraz  bağlantılı  oldu  ama  izlediğim  Wim Wenders   filmi de  oldukça  etkileyiciydi.  Berlin  Üzerindeki  Gökyüzü  1987  Almanya yapımı  bir  film.  Melekleri  nasıl  bilirsiniz  bilmem ama  filmdeki  melekler  uzun  siyah  mantolu  ,  arada  kanatları görünen,  insanların  arasında  gezinen,  onları  dinleyen,  içseslerini  duyan ,  ama  tepki  göstermeyen  melekler.  Bazen  bir  katedralin en üstünde,  bazen intihar eden adamın yanında,  bazen  gökyüzünde ki  uçakta oluyorlar.  Onları  görenler  yalnızca  çocuklar.  Meleklerin uzun yıllardan beri  insanlarla olduklarını, onalrı  yalnızca  dinlediklerini  görüyoruz.  İçlerinden  biri  dünyaya  karışmak,  ölümlü  olmak  istiyor.  Sonrasını da  yazmayayım.  Zaten  Melekler  Şehri'ni  bilmeyen  yoktur.  Nicholas Cage oynuyordu  hani.  Bu  filmden  esinlendikleri  söyleniyor. 



                        

                                Wim Wenders   farklı çekim açılarıyla sizi   Berlin'de   gezdirirken bir yandan da film boyunca    "Kafaları binlerce sorunla meşgul gelip geçen insanlardan mı; yoksa hissiz, temassız, algısı neredeyse tamamen kapalı meleklerden mi olmak isterdin?" sorusunu  soruyor.  Meleklerin  her şeye  hakim ama  bir o kadar da  tepkisiz oluşları,  insanların  her birinde ayrı ayrı  sorunların oluşu.  Hatta  öyle  bir sahne  vardı ki,  bir  Türk kadını  çamaşırhanede  otururken  düşüncelere  dalmış  halde görüyoruz.  Yabancı  bir yönetmenin  bizi  böylesine doğru  tanıması ilginç geldi bana.  Kadının  kafasındakiler eminim yurdumuzun üçte ikisini  temsil ediyordur :)



                Fotoğraf: kurabiyeler hazır , kızları bekliyorum :)

                 Bir  pazar  günü  evde  yapılan  tarçınlı  kurabiyeler  ile  devam  eder.  Bir  gün öncesi  gelen  arkadaşlarıma  yaptığım  çam  ağaçlı  kurabiyeleri  de  film seyrederken  yedik.  Yeni yıla  yaklaşırken  çam ağaçlı  figürlü  paylaşımlar  çoğaldı.  Ben de  buna  katıldım  böylece.  Herkese  güzel ve  bol karlı  bir  aralık ayı diliyorum.  
 














26 Kasım 2013 Salı

KEÇEDEN FRİDA

                         Keçeden  zaman zaman bir şeyler  yaptığımı biliyorsunuz. Keçe işlerine bakarken  bir  gün  Frida Kahlonun  keçe  halini  gördüm  ve  ben de  bunu yapmalıyım  dedim. Zor da olmadı. Fotoğraftan nasıl  yapıldığını  anlayacaksınız.  Neden  Frida  seviyorum derseniz  ,  dolu  sebebi  var.  Yaptığı  harika  resimlerden tutun da  yaşamına  kadar gider  bu..
                       Bilmeyenler için  kısa  bir  açıklama  yazacağım.  1907  yılında  Meksika 'da  Macar Yahudi fotoğrafçı  bir  baba  ve kızılderili  bir  annenin  dört  çocuğundan  biri  olarak  dünyaya  geldi.. 6 yaşında çocuk  felci geçirerek  bir  bacağı  özürlü  kalmış ve  kendisine ''  tahta  bacak  Frida ''  denmiş. 19  yaşında  bir otobüs  kazası  geçirerek  tüm  hayatı  etkilendi.  Okuldan eve  dönerken bindiği  otobüse  bir  tramvayın  çarpması  sonucu  demir  çubuklardan biri  kalçasından girip   bacağından  çıktı.  Daha  sonraki  zamnlarda  sayısız  ameliyat,  tedavi  oldu.  Kazadan  bir  ay  sonra  hastaneden  çıkan  Frida  ailesinin teşvikiyle yattığı yerde resim yaptı.  Resim  yaparken aynı  dönem  Meksikalı  Michalangelo   olarak  tanınan  ünlü  ressam  Diego  Rivera ile  tanıştı.




Daha  sonraki  zamanda  Diegoyla  evlenen  Frida  ressamla uzun  ve  fırtınalı  bir  ilişki  yaşadı.  Hayatı  boyunca  hem  sağlık  nedenlerinden  hem  de  ilişkisi  yüzünden  acı  ve  zor günler  yaşadı.  Belki de  Frida'yı  resimde  besleyen  bu  kaynaklardı.  Yaşamının  sonuna  doğru  bir  bacağı kesilecek  ve  daha da çok  acı  çekecektir.  
Biz   Frida 'nın  resimlerini  Paris'te  görme  şansına  eriştik.  Kızımla  beraber  Paris'e  gelmeden  önce   Salma  Hayek'in  oynadığı  harika  Frida  filmini  seyretmiştik .  Paris'te   beni  çok  etkileyen  tablolarını  gördük.  Acısını,  içinde  bulunduğu  durumu,  kendisini  öyle  etkileyici  yansıtmıştı ki.  Özellikle   otoportreleri  çok  güzeldi.  



Frida  55  tane  otoportre  yapmıştır.  Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso’ya bile "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" dedirtmiştir.
Kahlo, 1938’de New York’ta sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton’un da desteğiyle bir sergi açtı ve bu sergi ona uluslararası ün getirdi. 4 tablosunu ünlü aktör Edward G. Robinson’a satarak ilk büyük satışını gerçekleştirdi, resimlerinin yarısı satıldı. Bu başarı üstüne 1939’da Paris’te bir sergi açtı. Paris sergisinde fazla resmi satılmasa da eserleri büyük ilgi topladı;  Picasso ve  Kandinsky  gibi sanatçıların övgüsünü kazandı; Louvre Müzesi, sanatçının Çerçeve' adlı tablosunu satın aldı. Sanatçı, ülkesindeki ilk kişisel sergisini 1953’te Meksika’daki galerisinde açtı. Doktoru, yatağından çıkmasını yasaklayınca için serginin açılışına karyolasında taşınarak götürülmüştü.





Kızımla  sevdiğim  bir  ressamın  resimlerini  görmek  benim için  çok  güzeldi.  Yaptığımız  keçe  Frida  da  artık  Pelin'in  odasında  yerini  aldı.  


21 Kasım 2013 Perşembe

Paris'te Doğal Tarih Müzesi

                 Muséum National d'histoire Naturelle


                          Paris'te  kızımla bayıldığımız  yerlerden  biri de bu  müzeydi.  Çünkü  buraya  sabah gidip  neredeyse  akşam üzeri  çıktık.  Özellikle  çocukla rahat rahat  zaman  geçirebileceğiniz  bir yer.  Çeşitli bölümlerden  oluşuyor. 1635 yılında  Kraliyet şifalı bitkiler  bahçesi  olarak kurulmuş,  daha sonra ki  yıllar  büyümüş, paleontoloji,  zooloji,  botanik gibi alanlar  açılmış.
Biz de ilk olarak  yan tarafta  bulunan,  içinde  çeşitli  hayvanları  barındıran hayvanat bahçesini  gezdik. Sıra  sıra  hayvanları  ziyaret  ettik.  Kızım özellikle  çok eğlendi. Farklı hayvanları  görmek  çok  hoşuna gitti.



Hele şu  eşek  bizi  görünce nedense öyle  bir  anırdı ki,  o zamana  kadar  hayatında  eşek görmemiş  kızım  için  bulunmaz bir  andı. 


Buradan  çıkarak  bilet alarak  botanik  kısmı olan  büyük  seralara  girdik.  Burada ki  müzelere  ayrı  ayrı bilet  alıp  giriyorsunuz.  Bahçesinde  de  çok  güzel  çiçekler  vardı.  Saatlerce  bunların  arasında  gezdik. Çok  zevkli  bir  bahçesi  vardı. 




Sonbaharda  gittiğimiz  için farklı  bir  yönünü  gördük.  Ağaçaların  renkleri,  yerlere  dökülen  yapraklar ,  havanın  tatlı ısısı  herşey  çok  güzeldi.  Buradan  kızımın  çok  ilgisini  çeken,  bu senede  öğrendiklerini  pekiştirecek  müzede  sonlandırdık  günümüzü.  600  metrekareye  kurulu,  üç  katlı  galeri de  toprak  ve  deniz de  yaşayan  canlıların  iskeleteleri  yer alıyordu.



Galerinin  ikinci  katında  dinazorlar,  üçüncü  katında  hayatın  evrimi  üzerine  bir  çok  fosil  bulunuyor.Kızımla  böyle  bir  müze  gezdiğim  için  çok  mutlu  oldum.  Müze  oldukça  etkileyici  ve  bence  Paris'te  mutlaka   görülmesi  gereken  yerlerden  biri..


17 Kasım 2013 Pazar

Paris'te Graffiti

                              Hangi şehire gitsem  orada  bulunan  graffiti dolu duvarlarını ararım .  Birbirini  kesen  sokaklarda  bir anda  karşınıza bazen  öyle  güzellikler  çıkar ki  ,  şaşar kalırsınız. Aslında graffiti bir çok ülkede vandalizm olarak kabul ediliyor. Ama graffiti sanatçılarının  bu olağanüstü  çalışmaları bir çok insan  tarafından da beğeniliyor.   Paris' te  özellikle  Bellevide  bölgesinde  graffiti  bulacağımı  öğrenmiştim.  Buraya  ulaşınca sokaklarında uzun  uzun  gezdik.  Özellikle burada  bir  sokak  vardı ki  ,  birçok  insan için  önemliydi. Nedeni  bu  sokakta  Edith Piaf ın  doğup  büyüdüğüne  inanılması..




               “Benim konservatuarım sokaklardır    diyor elleri güzel, bedeni küçük ama sesi yeri göğü inletecek kadar büyük kadın...



Duvarlarda  kaldırım serçesini  görüyorsunuz  bol  bol..




                     19 Aralık 1915′te doğan Piaf sokakta yaşayan bir ailenin kızıdır, küçük yaşta kör olma tehlikesi geçirir. Genel evlerde ilk gençliğini yaşar. Henüz 17 yaşında ilk çocuğunu doğurur, ardından sokaklarda doğurduğu küçük kızı 2 yaşına gelmeden ölür.
Paris sokaklarında şarkı söyleyerek ayakta kalmaya çalışırken, cinayetle suçlanır. Evli bir boksöre aşık olur, tek aşkı bir uçak kazasında ölünce alkole başlar, bir gece geçirdiği trafik kazasında ağır yaralanır ve omuriliğinde meydana gelen hasardan dolayı ömür boyu iki büklüm yaşar.
                    10 Ekim 1963′te Karaciğer kanserinden öldüğünde, dünyanın en etkileyici sesi de susmuştur artık.  “Ölümden korkmam yalnızlıktan korktuğum kadar” sözlerinin sahibi için sadece Fransa değil tüm dünya arkasından ağlamıştır.
19 Ara


12 Kasım 2013 Salı

Paris, Rodin ve Camille

                                    Paris'te  keyif  ve  merakla gezdiğimiz  yerlerden biri de   Rodin  Müzesi  oldu.  Neredeyse  yarım  günümüz  burada  geçti.  Belki   Rodin  ve  Camille  ikilisini  sevmemden kaynaklanıyor  bu.  Yıllar  önce neredeyse  lise  yıllarımda  Bir  Kadın : Camille Claudel   kitabını  okumuş  ve  çok  etkilenmiştim.  Paris'e  gidip  bu  müzeyi  görmemek  olmazdı.  Müzenin  bahçesi de  çok  güzeldi.  Ünlü  Düşünen  Adam,  Öpücük  ,  Cehennem  Kapısı  heykellerini  görmek  çok  güzel  bir  deneyimdi.






                                Rodin'in  hayatına  girmiş  kadınların içinde  en önemlisi  Camille.  Camille  deliler  gibi  taş  yontmayı  seviyor.  Haketmediği  bir ilişki  yaşıyorlar  Rodin'le.  Rodin'in  son  nefesine  kadar  bırakmadığı  karısı Rose'a  rağmen,  gönül eğlendirdiği  modellere  rağmen,  içindeki  yalnızlık acısına rağmen  vazgeçmiyor aşkından.   Aylarca kimsenin uğramadığı izbe bir atölyede kedileriyle pislik içinde yaşıyor. 
'' Karnında altı ay yaşatabildiği bebeğini düşünüyor. Yaşasaydı Rodin’e benzer miydi acaba? Hiç durmadan içmek istiyor. Henüz son otuz yılında sevdikleri tarafından tımarhaneye kapatılacağını ve orada hiç heykel yapamayacağını bilmiyor ama garip bir huzursuzlukla geleceğinin çıtırtılarını işitiyor. Vakit kaybetmek istemiyor. Alçak bir adamın verip tutmadığı sözlerden ziyade, parlatması, yontması çok zor olan yeşil akik taşlarını önemsiyor ''.  



Herşeye  rağmen  çamurda   buluyor  huzuru.. Heykeller  yapıyor  o izbe oda da .  Yine  de  çıldırmasını  bir şey engellemiyor.  
''  Çamurları yoğurarak sevdiği adamdan daha ‘gerçek’ bir adam yapmış. Yerinden usulca kalkıyor. Kediler o muhteşem sezgileriyle yaklaşan felaketle huzursuzlanıyor. Kimsenin göremeyeceği yüzlerce heykelini bir baltayla bir saat içinde parçalıyor. Geriye kalanlardan birisi Rodin’in büstü. ''


Acı  sayesinde  bu  kadar  güzel  eserler  yaptı  Camille.  Rodin  Müzesinde  ikisinin  eserlerini  görmek içimi burktu.  Böylesine  fırtınalı  bir  yaşam,  acılar  çekilmiş  ve  şimdi  yapıtları  umarsızca  yanyana.
 Rodin heykellerini eleştirdiği bir kavgada “Ben ölümün resmini yapmam, sen hayatı karartıyorsun. Acıdan sarhoş olmuşsun ancak böyle yaratabiliyorsun”   demiş.   “Duygusal karmaşa istemiyorum hayatımda”   dedikten   sonra aslında onu sevdiğini söylemeye çalışan ama onu bile beceremeyip, arkasında nasıl bir enkaz bıraktığını anlamadan çekip giden Rodin’e    Claudel’in   verdiği cevap çok çarpıcı: 
''Ölüm ânında bile tereddüt ediyorsun.” Bir anda koca bir ömrü, büyük bir aşkı heba edebilen bir adamın gaddarlığını bu kadar çıplak ifade edebilmesi beni fena ürpertti doğrusu. O zaman ona “Hayatımı çaldın, keşke seninle hiç karşılaşmasaydım, eğer içkiyi bırakırsam senin yüzünden delirdiğimi anlarlar, bırak beni ayyaş sansınlar” diye isyan etmesinin sebebini burkularak hissettim.



8 Kasım 2013 Cuma

Paris Pazarları, Renkleri, Çiçekleri

                              Paris anlat anlat bitmez.  Her köşesini ,  her anını  farklı görürsün, farklı yaşarsın. Bir şehrin ana binalarını, sokaklarını gezmek kadar yerel  pazarlarını da  gezmeyi çok  severim. Bazen bilerek  bazen  şans eseri  rastlarım pazarlara. Hemen içine dalar ,  saatlerce  gezerim  , bir şeyler satın alırım. Paris'te de gezerken iki  yerel pazara rastladım. Her türlü şey satılıyordu.  Pahalı mağazalarından  sonra oldukça ucuz şeyler gördüm. Ama yurdumuz tekstilde oldukça çeşitli  ve ucuz.  Yalnızca gezmekle  yetindim.  Yiyecek  bölümünde gezmek daha keyifli  tabi ki..Neler  vardı  neler !

                            


Bu  mevsimde  en sevdiğim  balkabaklarıdır.  Eve dönerken  bavulum kabaklarla doluydu. Yurt dışındaki  kabaklara bayılıyorum. Çeşit çeşit renk ve büyüklükte.. Pazardaki  renkler  kadar  sokaklarda  gezerken bol  bol  çiçekçiler gördüm. Bunları incelemek,  çiçekleri koklamak,  keşke bizim orada da olsaydı,  her hafta eve alırdım diye  hayallere kapılmak  güzel şeyler..




Bazen bir kafede  otururken tam karşımızda bir  çiçekçi oluyordu. O zaman 
değmeyin keyfimize..  Paris'in köşe başlarında tüm  heybetiyle duran çiçekçilere  ne demeli peki...



Bir de  şu  düzenlemelerin  güzelliğine  bakar mısınız.. Ben de bu kadar güzel  tablolar 
gördükten  sonra  evimde  bir köşeye  güz bölümü  yaptım. Biraz kabak,  biraz kozalaklar,  yerlerden bulduğum  at kestanesi,  cevizden  oluşan bir tabak. BU köşemi de yakında paylaşacağım.



Bir de  Paris'in  gecelerinde  rastladığımız bir  çiçekçi  vardı. Onunla bitireyim :)





Tasarım:Sawako Kuronuma