15 Ocak 2018 Pazartesi

Çuha Çiçekleri, Annem ve Biraz da Ben

               Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” demiş, ne kadar doğru değil mi?  Bugün okul çıkışı eve gelmeden yol üzerinde ki çiçekçiye uğrayıp mevsimi olduğu için yeni çıkan çuha çiçeklerinden aldım. Genelde anneme çiçek alırım ve bunu yapmayı çok severim. En güzel hediyelerden biri bence. Küçükken ilkokula gittiğim zamanlardaydı galiba sokaklarda bir yetişkin yanımda olmadan oynadığım yaşlardayken arkadaşlarımı bırakıp bağlara bahçelere giderdim. O zamanlar bu kadar bina yoktu etrafta. Dağlara tepelere daha bir yakındık. Arkadaşlarımı bırakıp gitmemin amacı bir ağaç bulup buna tırmanmak ve üzerinde oturmaktı. Öyle çok severdim ki bu doğayla başbaşa kaldığım anları. Demek ki insanın içinde bir gen var onu sevdiği şeylere zorlayan. Sonra da çiçek toplardım, en çokta şu sarı parlak çiçeklerden. Artık onlara hiç rastlamıyorum. Elimde küçük bir demet kapıyı çalardım. Annem her seferinde büyük bir coşkuyla çiçekleri alır vazoya koyardı. O da çok sever çiçekleri. 
             O yüzden her hafta çiçek alırım malum artık çiçek toplayacak bahçeler kalmadı. Annem çocukken duymaya alışık olduğum sevinç nidaları eşliğinde, devamlı oturduğu camın önüne koydu  çiçekleri. Hala böyle coşku içinde olmasına hayret ederim hep. Belki de bu anı yaşamak istediğimden devamlı çiçek alıyorum ona. Bizi mutlu yapan bu çiçeklere bakarak oturduk cam kenarında. Ah analar işte, başka bir alemdir onların dünyası.  Ah Muhsin Ünlü belki de erkek olduğundan anlayamaz bu duyguyu ve şöyle der ; ''Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor, ne tuhaf..''




                     Çuha çiçekleriyle odaya dolan minnet , sevgi bizi öyle güzel sarmaladı ki anlatamam. Aklıma  Katherine Mansfield  Bir Hüzün Güncesi'nde yazdıkları geldi;
“Bu sabah, penceremin altından çuha çiçekleri satan bir kız geçti. Koca koca demetler satın aldım, sımsıkı bağlanmış iplerini çözüp mengeneden kurtardım onları; her yıl çuha çiçekleriyle doldurduğum gök mavisi çanağa, küçük, acınası, yorgun bedenlerini yaydılar.”… “Yanımda muhabbet çiçekleriyle dolu küçük bir çanaktan tatlı bir koku yayılıyor, sardunyalar kıpkırmızı, canlı.''



                    Katherine Mansfield 35 yıllık kısa ömründe hayatın bedava lezzetlerini belki de seksen yıl yaşamış gövdelerden fazla fazla duyumsadı. Çuha çiçeklerinin bu hallerini başka kim gözlerimizin önüne getirir ki böylesine  kanlı canlı. Annemle çuha çiçeklerine bakarken bir kez daha içim ısınıyor. Çünkü bazı ruhlar var ki -aynı Katherine gibi çiçekleri, kuşları, yaprağı, yağmuru ayrı bir tatla hissediyor. Bunlardan biri de annem diyorum, bana geçirdiği genlerle nasipleniyorum bu farklılıktan. Birlikte olmaktan, aynı camdan dışarıyı seyretmekten, elimizde çaylarımız konuşmasak bile öylece oturmaktan çok mutluyum. Acaba yıllar sonra kendi kızımla aynı sahneyi paylaşıyor olacağım mı diye düşünüyorum, umut duymak istiyorum bu konu da. Belki de başıma gelmesini istediğim şeyleri yapıyorum bu dünya da...
                           






















                     

12 Ocak 2018 Cuma

Teşekkürler Cuması



                               ''Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde kıvranan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden, atlar. Buda haklı: Varolmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkış sahtekârların.''



Cemil Meriç'in Jurnalinden alıntılarla başladım bugün ki cuma yazıma. Et ve kemikten oluşan bedenimizin asıl maddesi ruh. Ruhumuz bizi ele geçiren, kimisi acı ve ızdırap dolu kimisi ne olduğunun farkında değil kimisi arayışlar içinde. Bu hafta da da ruhumu sakinleştirme yolları aradım,nefes alsın diye denize paralel yürüdüm, güneşe rağmen ayaz havanın etkisi çok hoşuma gitti. Bu hafta da şükürler listesi kabarık. En başta sağlık, huzur ve güven içinde oluşumuza şükretmek isterim.


Yürüyüş sonrası eve gelip bol sütlü kahve ve yanında ev yapımı elmalı cevizli kurabiye gibisi yok. Pazardan kendime tavşanlı bardak alıp kaktüs ektim. Onu öyle çok sevdim ki hep karşımda olsun istiyorum.


Bu hafta okuduğum kitap Reyhan Pülün'ün. İçinde deneme yazıları var. Mevcut düzeni, yapılan darbeyi, iktidarı ele aldığı bir kitap. Bu hafta yalnızca bu kitabı okudum. Aynı zamanda bir kaç dergi de hafta boyunca okunanlar içindeydi.


Haftanın süprizi işte bu kedicik. Normalde ikinci katta oturuyoruz. Ağaçtan çıkamıyordu kediler bunca yıldır geçen gün karşımda görünce çok şaşırdım. Demek ağaç büyümüş, tam da mutfak camı. Yalana yalana içeriye baktı bir süre.


Haftanın diğer süprizi anneciğimden geldi. Bir gün kapı çaldı ve kucağında açelya. Aa nereden çıktı bu deyince '' hep sen mi bana alacaksın, bunu da ben aldım,''  dedi. Şükürler olsun ki annem ve babam çok yakınımda ve sağlıklılar. Hayatın en büyük nimeti. 


En büyük keyfim köşeme geçip örgü örmek. Şundan beş yıl önce düşünsem hiç aklıma gelmezdi oturup örgü öreceğim. Hiç sevmiyordum. Her şeyin bir yaşı mı vardır nedir .



Klasik köşemde bir de kitap okumak sevdiklerimden biri. Şöyle ayaklarmızı uzatıp huzurla bir kitap okuyorsak, tv seyrediyorsak, çay içiyorsak, dinleniyorsak ağız tadıyla daha ne olsun. Allah huzurumuzu daim etsin . Bir haftayı da böyle güzel geçirdiğim , kötü haberler almadığım, tatsız olaylar yaşamadığım için şükürler olsun. Herkese iyi haftasonları. 

5 Ocak 2018 Cuma

Yılın İlk Cuması


Yeni bir yıla girerken sevinçle karşılıyoruz ama ömrümüzden koca bir senenin eksildiğini görmek herkesin içinde üzüntü yaratıyor sanırım. İşte 2018 geldi dile kolay ikibinli yılların geleceği çocukken ne kadar da uzaktı aslında. 2000 yılında kaç yaşımda olacağım diye hesap yapardım ve öyle uzaktı ki bu yıllar. Şimdi bakıyorum da bir de üzerinden onyedi yıl geçmiş. off çok sıkılıyorum. Yine de bu yılın ilk cumasına gelmişken bir çok şükredecek konu buluyorum yaşamımda.
İlk olarak ailem, annem , babam , eşimin annesi babası oldukça yaşlı olmalarına rağmen sağlıkla hayattalar ve bize de bir adım uzaktalar. Bu bulunmaz  bir nimet bence ve her gün buna minnet duyuyorum. Sağlık şu dünya da en önemli şey bence. Ona sahip olduğumuz sürece herşeyin üstesinden  gelinir.


Şükürler olsun bu hafta da işe gittiğim zaman diliminde harika bir havaya tanık oldum. 


Haftasonun güzelliğini doyasıya yaşadık. En sevdiğimiz yere ailece yürüyüş yaptık, gelecek seyahatimizi konuştuk. Kızımdan saklıyoruz çünkü bizle gelmeyeceğini sanıyor ve çok seviniyor. Ama zaten bizden bir kaç yıl sonra ayrılacağını düşündükçe hep daha çok beraber olalım istiyorum. Eğer olursa yıllar sonra eşimle başbaşa kaldığımızda bu seyahatlerimizi hep hatırlayacağımızı , hep özlem duyacağımızı düşünüyorum.


Şükürler olsun bu hafta da mis gibi kurabiye kokusu evimizi sardı. Arkadaşlarımızla paylaştık sıcak çaylar eşliğinde sohbetler yaparak. Dr. Öz'ün dediği gibi F vitamini en önemlisi. '' Friends''  ..


Mahallemizde bizi yuvasından çıkarak karşılayan , kendini yalnızca bize  sevdiren komşunun köpeği. Onu çok seviyoruz kızımla. 


Minik balıkçı barınağında renkli kayıklara rastlamak ne güzel bir süpriz. 

                                       

                      Yeni yılın ilk kitapları doğasever, düşünür ve yazar Henry David Thoreau kitapları. Walden Gölü kenarında ki bir kulübede iki yılını münzevi bir yaşamla geçirip düşüncelerini kaleme almış.Yalnızlık kitabı bir çok ilginç fikirle dolu. Okuduğumda evet adam ne kadar haklı dedim çoğunlukla. En sevdiğim paragraftan bitiriyorum:
                        ''Zamanın büyük çoğunluğunda yalnız olmanın sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Birileriyle beraber olmak, en iyileri bile olsa, kısa bir süre sonra yorucu ve tüketici bir hal alır. Yalnız olmayı seviyorum. Yalnızlıktan daha arkadaş canlısı bir arkadaş görmedim. Çoğu zaman, dışarı çıkıp insanların arasında karıştığımızda, evimizde olduğumuzdan daha yalnız oluruz. Düşünen veya çalışan bir insan her zaman yalnızdır, bırakın istediği yerde kalsın. Yalnızlık, Kişiyle arkadaşlarının arasına giren millerle ölçülmez. Cambridge Üniversitesi’nin Kalabalık kovanlarından birinde çalışmakta olan gayretkeş bir öğrenci çöldeki bir derviş kadar yalnızdır. Çiftçi tüm gün tarla ya da ormanda çalışabilir, çapa yapabilir veya odun kesebilir, fakat yalnız hissetmez çünkü meşguldür; fakat gece eve döndüğünde, odada yalnız başına düşüncelerinin insafına kalmış bir şekilde oturmaz. ‘’ insan zenyüzü görebileceği ‘’ eğlenebileceği, tüm günlük yalnızlığın karşılığını alabileceğini düşündüğü bir yere gitmek zorundadır, dolayısıyla öğrencinin günün büyük bir kısmında ve gece boyu sıkılmadan, ‘’ bunalıma ‘’ girmeden nasıl evde tek başına oturabileceğine hayret eder. Ancak, öğrencinin evde olmasına rağmen çiftçi gibi hala kendi tarlasında çalıştığını, kendi ormanında ağaç kestiğini, dolayısıyla daha yoğun bir biçimde çiftçiyle aynı eğlenceyi, arkadaşlığını aradığını fark edemez.''














3 Ocak 2018 Çarşamba

Mutlu Moskova

                   Challenge dersimizi Rus Edebiyatından bir kitapla açıyorum. Rus yazarlarını çok seviyorum. Hepsi birbirinden kıymetli bence birini diğerinden üstün tutmuyorum. Bugün bahsedeceğim yazar benim yıllar önce kitap fuarında standların birinde ki satıcının tavsiyesi ile tanışmamla başladı. Bu yazar 1899 yılında doğan Gorki tarafından keşfedilen aslında mühendis olan Andrey Platonov.. Stalin tarafından basılması yasaklanan kitapları yıllar sonra Rusya da okunmaya başlıyor. Slovaj Zizek tarafından rusyanın en büyük yazarlarından biri kabul ediliyor.
                   Bahsedeceğim kitabı '' Mutlu Moskova ''.  Platonov'un 1930'larda yazdığı Mutlu Moskova, Rusya'da ancak 1991'de, eski rejim yıkıldıktan sonra yayımlanabildi. 
 Kitap  ''bir gece vakti, karanlık bir adam elinde meşale geçti sokaktan koşarak.Sıkıcı rüyasından uyanan küçük kız evinin penceresinden gördü onu. Sonra sağlam bir tüfek sesi ve kederli aciz bir çığlık duydu- galiba meşaleli adamı öldürmüşlerdi. Az sonra bir çok uzak silah sesi ve yakınlardaki hapishaneden yükselen uğultu işitildi… Küçük kız uykuya daldı'', diye başlıyor.
 O gece  Ekim Devrimi’nin başladığı gecedir, Moskova Çestnova  yetim bir kızdır ve bunlara tanıktır. Anlatılan da aslında bu kız çocuğunun izinde Moskova’nın hikayesi. Zor şartlarda büyüyüp genç bir kadın olan Moskova kendini keşfederek ilerliyor hayat yolunda ama aslında yaşamak istediği mutluluk. Mutlu ve idealist genç kızın yıllar geçtikçe fikirlerinin  değiştiğine şahit oluyoruz sayfalar boyunca.Okudukça bir dünya düzeninin yetim büyüyen kızın kalbi karşısında ki yetersizliğini görüp üzülüyoruz.Kitabın adına tezat oldukça mutsuz biri var karşımızda. Çocukluğunda şahit olduğu olay hep onunla olur. Belki de bu yüzden hep birşeyleri eksik bulur Moskova Çestnova. Platonov “Komünistlerin planları muhteşem olabilir, yine de tüm bunlar, basit bir insanın kalbi için ne ifade eder kidiyordu bir yerde, bu cümle özetliyordu sanki ideal sayılan tüm düzenlerin eksikliğini.



                   Bu yüz yirmi üç sayfalık roman devrim Rusyasının portresini insanlığın duygularını, toplumsal bağlarını, inanç uğruna yaşanan coşkuyu anlatıyor. Ama alttan alta da kişisel açmazları, sıkıntıları ve çıkmazların muhasebesini yapıyor. Mutlu Moskova'yı okurken ufak tefek notlar almışım. Altını çizmişim bazı cümlelerin. Onca yaşadıklarına rağmen yaşamda ki gayesini şöyle anlatıyor Moskova ;
                '' Şimdi bize akıl veriyorlar,akıl ise kafadadır,dışında bir şey yoktur.İnsan doğru ve çalışkan olmalı, ben gelecek yaşamı yaşamak istiyorum, bisküvi olsun,reçel, şeker olsun ve her zaman kırlarda,ağaçların arasında gezilebilsin..Yoksa ben yaşamam, öyle olmazsa canım çekmez.Canım basbayağı mutlu yaşamak istiyor. Eklenecek bir şey yok.''








30 Aralık 2017 Cumartesi

Yeniyıl Üzeri Evde Pişenler


Yeni yıl ruhu gerçekten var. Her sene aynı şeyleri tekrarlasakta yapılan insana büyük bir mutluluk veriyor. Her yerde kırmızı ve yeşilleri görmek çok güzel. Evlerimiz de pişen kurabiyeler , pastalar ayrı bir keyif kaynağı. Özellikle kış aylarında pişirilen kurabiye ve keklerin kokusu  evleri sarıp sarmalıyor.Sonra demli bir çay ya da mis gibi kokan kahveyle neşemizi daha da arttırıyor.
Bu yıl sona ererken son ayda hazırladıklarımı paylaşmak istiyorum.


Çam ağacı kurabiyeleri en sevilenlerden. Tarifi hep yaptığım kurabiye tarifi :  130 gr tereyağ  2 su bardağı un 1 su bardağı buğday nişastası, 1 su bardağı pudra şekeri, 1 yumurta, karanfil , zencefil tozu bir tutam, biraz tarçın, vanilya, çok az kabartma tozu


Havuçlu ve cevizli kek tarifini vermeye gerek yok, herkes biliyor ve seviyordur eminim. Üzerine muhallebi sosu ve biraz gül yaprağı koymuştum ben.


Portakallı kekte kış aylarında çokca yaptığım kek çeşidi. Mis gibi kokan kek gibisi yok bence. Bazen limonlu da yapıyorum bu keki. Sade keki sevmiyorum, mutlaka içine bir şey konmalı bence.


Geyik kurabiyelerinin tam zamanı..


Ve  pasta zamanı. Bu pastayı ben yapmadım , arkadaşım yeniyıl yemeğimiz için yaptı geçen gece. İçi çilekli. Üzerini de harika süslemiş değil mi?



















20 Aralık 2017 Çarşamba

İlişkiler ve Kelimeler

                 Şu sıralar okuduğum Necib Fazıl'ın  Hikayelerim kitabında  Robdöşambr  hikayesinde dikkatimi çekti. Yazar insanların konuşurken  az kelime kullandığından, kurdukları cümlelerin iki kelimeyi geçmediğinden yakınır. 1966 yılında yazdığı bu hikaye de iki sevgiliyi anlatır :

                     ''  Üniversite semtinde bir çay salonunun , oturduğum yere en yakın masasında bir genç çift.. Onları tam iki saat inceledim. Birbirlerine abanmış, tam iki saat konuştular. Sonra da..
                       İddia edebilirim ki, dünya da , bu çift kadar lugatçeleri fakir iki hayvan bile gösterilemez. 
                       Mart kedileri , damdan dama birbirlerine dert yanarken ne kadar manalıdır! Dişi, kurumlu ve boşverici, erkekse ıstıraplı ve çırpınıcı...Kuşlarda , köpeklerde bile ne sesler ve biçimler var!  Kadın ve erkek meselesi..Davaların belki en incesi ve girifti.. Sulh içinde en nazik bir harp. 
                       Fakat bu zamane çiftine bakıyorum da  metafizik veya '' konuşan hayvan'' dedikleri insanın , yeni nesiller de ne hale gelmiş olduğunu görüp şaşırıyor , kalıyorum.''

                                       
                       Düşünüyorum da Necib Fazıl şimdi ki insanları, gençleri görse ne derdi?  Yazarken bile kelimeleri tamamen kısaltan, konuşma dilinde elli kelimeyi geçemeyen, zaten kelime haznesinin yarısı küfür olan, ilişkilerinde bile hiçbir özen ve kibarlık olmayan insanları, eşleri, sevgilileri, ebeveynleri , arkadaşları görse ne derdi acaba ?


15 Aralık 2017 Cuma

Acı Gözlerde Olur

                                       '' İnsanı, insanın tüm ızdırabını bir karede seyretmek , onlarca saatlik belgesellerden daha öğreticidir; elbette gerçekten bir şeyler öğrenmek isteyenler için. '' 
                         Der Dücane Cündioğlu. Bazı filmlerin tek sahnesi sizi ekrana hapseder, o sahne de ki mimikler , yüz ifadesi en önemlisi gözler tüm duyguyu birşey söylenmese  bile size aktarır. Filmde içine girersiniz o dünyanın. Oyuncunun gözleri sizi acısına ortak eden filmler önemlidir . O yüz sizi ağlatır nedensizce, tüm ızdırabını size verir. Belki bu sekanslar sayesinde insanlığımızı sonuna kadar hissederiz. Bazı filmler ve sahneleri önemlidir benim için. Tekrar tekrar görmek isterim.
                         Alain Corneau'nun  Tous les matins du monde filminde ki çoğu sahne gibi bir karesi var ki etkilenmemek mümkün değil. Viyolensel virtiozü Sainte Colombe' un  karısına acı ve ızdırap dolu baktığı o sahne mesela.

                                 

                     Film  baştan sona etkileyici zaten. İnsan yalnızlığı, şu dünya da ki tek başınalığı öyle güzel verilmiş ki..

10 Aralık 2017 Pazar

Bir Gün Süren Kış

                       Geçen hafta içinde yalnızca bir tek gün hava çok soğuktu. Evden çıkıp köy minibüsüne doğru giderken yağmur, kar yoktu. Atkıyı sarıp sarmalamıştım ama her yer kupkuruydu. Yalnızca dondurucu bir soğuk,  sabah saatlerinin etkisiyle etkisini sürüyordu. Minibüse bindik ve tepe de ki köyde ki okuluma doğru yola çıktık. Okul yolu on beş , yirmi dakika sürüyor. Bizim kasabaya çok yakın. 
Okula geldiğimizde gözlerimize inanamadık. Sanki farklı bir ülkeye gelmiştik. Bir anda mevsim değişmişti sanki. Kar geceden yağmış neredeyse bir karış olmuştu. Minibüsten çocuklarda indi ve manzarayı görür görmez herkes kendini karlara attı.
Daha fazla birşey yazmaya gerek yok. Bugün pazar. Şimdi keyifle tek bir gün yaşadığımız kış fotoğraflarına bakalım. Çünkü ertesi gün bu manzaralardan eser kalmadı.











30 Kasım 2017 Perşembe

Alışverişten Nefret Ediyorum Artık !

                        Ne çok severdim aslında mağaza mağaza gezip dolaşmayı. Bir gün nefret edeceğim aklıma gelmezdi ama evet ediyorum artık. Geçen gün gittiğim büyük avm katlarında dolaşırken bu düşüncem iyice pekişti. Üst üste insanlar, çocuklarıyla gelen kadın çoğunluğu, her yandan gelen çığlık ağlama sesleri...Tamam benimde çocuğum oldu ve küçükken gezdik bizde buralarda ama herşeyin bir yaşı var demek. Benimde alışveriş çağım kırk yaşında bitti.
                   Hele öğrenciyken paramız olmasa da ne gezerdik Ankara çarşılarında. Özellikle pasajlarda.  Ankara'da okuyanlar, oturanlar bilir pasajların önemini; hele ki Zafer Çarşısını. Özellikle kitapçılarını gezer gezer dururduk, fazla para da yok ya belki bir dergi alırdık içimiz tüm kitaplarda kalarak. Konur ve Karanfil pasajlarından da ucuza giyim bulmaya çalışırdık. Off  bir ruhu vardı tüm bu alışveriş yerlerinin. 
                  Geçen gün okuduğum Ayça Örer yazısı bunları düşünmeme neden oldu. Öyle güzel anlatmış ki bu durumu. İstanbulda ki pasajların nasıl avm ye yenik düştüğünü, insan kitlesinin bile alışverişlerde değiştiğini, dükkanların tek tek kapandığını yazmış. Aznavur Pasajında dükkanını kapatan Emin Bey bu durumu şöyle anlatmış:
                '' Kimse artık gönül rahatlığıyla caddelerde gezemiyor. Birincisi korku var. İstiklal güvenilir bir yer olmaktan çıktı.ikincisi yoksulluk.Sokakta yürürken en az beş kişi yanınıza  gelip para istiyor. Birisi sizden para isterken cebinizde ki parayı o kadar rahat harcayamazsınız. Üçüncüsü zebil gibi alışveriş merkezi açıldı. ''


                             Otomatik alternatif metin yok.


              Gençliğimizde yaptığımız alışverişler, gittiğimiz pasajlar, orada ki dükkanlar ne yazık ki geri de kaldı. Geçen hafta Ankara'ya gittiğimde tekrar Zafer çarşısına gidip eski günleri hatırlamak istedim ama keşke gitmeseydim. Çok üzüldüm son haline.
Bir zamanlar yani 40 yıl önce Cahit Zarifoğlu'nun Akabe Kitapevine ev sahipliği yapan mekanın kapısından girer girmez Gündoğdu Marşı çalınırmış. Sonra bu ses yerini bozuk oyuncak seslerine , sonra porno kasetlerine nihayetinde Ankara Büyükşehir Belediyesi eliyle mermer bir mezarın eziciliğine bıraktı diyor Ayça Örer. Ve burada 30 yıl müzik dükkanı işleten Dürdane Hanım'a sözü bırakıyor:
              '' Zafer Çarşısı da, Karanfil pasajı da, Konur pasajı da, Adil iş Hanı da Ankara için bir mayalanma merkeziydi. Memurlar, öğrenciler bu pasajlarda vakit geçirir,gün sonunda ellerinde bir kitap, bir kaset, bir dergiyle evlerine dönerdi. Artık kimse ne kitap ne dergi alıyor. Ankara da anlatılan bir zamanın okur yazar insanlarına rastlamak imkansız. Her tarafta kulak tırmalayan bir elektro saz eşliğinde Ankaranın bağları türküsü çalınırken sokaklar, pasajlar cep telefoncularının işgaline uğradı. Ne Kızılay, ne Tunalı, ne de kentin ilk merkezi Ulus'ta yaşayan bir şey görmek mümkün değil. Çürümüş, kangren olmuş ve kesilip atılmayı bekleyen birer uzuv buralar artık. Onların yerine de alışveriş merkezleriyle ikame edilmeye çalışılan protez azalar sunuluyor.''
                Dediğim gibi bunlar iyice batıyor bana. İyi ki bu büyük şehirler de yaşamıyorum, bu yozlaşmaya tanık olmuyorum. Artık üç aydan aya yaptığım alışverişler de bitecek gibi..












24 Kasım 2017 Cuma

Teşekkür Cuması


Bu hafta birşey yazmam diyorum sonra hafta boyunca çektiğim fotoğraflara bakıp Allahım ne çok güzel şey olmuş diye düşünüyorum. Sanmayın ki hep pozitif insanım, polyanna bir nevi demeyin. Tam tersi çok karamsarım, tam bir bunalım insanıyım. Ama hayatın güzelliklerini yakalayarak savunma hattı oluşturdum kendime. Şu güzel anları kayda geçirirsem sorumluluğum yerine gelir gibi geliyor.
Bakalım bu bir hafta boyunca neler olmuş.


Hayatta en büyük şükürüm sağlıklı olmamız. Yürüyorum, konuşuyorum, kimseye muhtaç değilim. Okul yolumda sarı bir denize dönüşen yapraklar ve mutluluğum..


Evin dış kapısını açar açmaz beni karşılayan çiçeklerim...


                            Okul sonrası biraz köy içinde geziyorum. Bakın ne buldum bir evin bahçesinde. Ne güzelde duruyorlar..


Benim kabak düşkünlüğümü öğrenen ve anlam veremeyen köyde ki teyzeler bana bir süpriz yapıp sınıfıma kadar gelip ne getirdiler :) Şükürler olsun gün içinde böyle küçük süprizlerle karşılaşıyorum..


Evde en sevdiğim köşem; kabaklar, taşlar ve örgüm..


Şükürler olsun ki eğlendiğim,  temalı partiler yaptığım zevkli arkadaşlarım var. Sonbahar partimizde altı kız güzel bir masa etrafındaydık. Yedik , içtik, hediyeler verdik, konuya uygun giyindik, daha ne olsun küçük kasabanın can sıkıntısında ki Desperate Housewives :)


Bisikletimle gezmeye çıktığımda bu yolun en güzel halinle karşılaştım. 


Yanından geçerken her mevsim farklı olan ağaçlara şükrettim..


                       Ve son olarak kahve - kitap - kurabiye keyfim için, ağız tadımız devam ettiğinden şükretmek istiyorum. Balkabaklı kurabiye tarifini Damyskitchen blogundan almıştım, oldukça hafif bir kurabiye. Bu hafta da böyle geçti, cuma ne çabuk geldi anlamadım yine. Bir taraftan bu hızlı akışa üzülüyorum, nasıl günler geçiyor,elde ne var diyorum diğer taraftan böyle şükür edecek bir sürü olay var diyorum kendime. Bugün 24 Kasım yani öğretmenler günü. Tüm öğretmen arkadaşlarımın gününü kutlarım.
                          Haftasonumuzun  güzel geçmesi dileğiyle..

22 Kasım 2017 Çarşamba

Yoksa Asosyal miyim ?

                                 Truffaut'nun Ray Bradbury' nin aynı adlı romanından  uyarladığı Fahrenheit 451 filminde Clarisse itfaiyecilerle karşılaşır. Topladıkları kitapları düzenli bir şekilde yakan itfaiyeci Guy Montag'a üç soru sorar :
                 ''  Fahrenheit 451 nedir? ''

                  ''  Kağıdın  yanmaya başladığı sıcaklığın derecesi..'' 
                                 
                                  İkinci  soru gelir sonra :
               
                    ''  İtfaiyecilerin eskiden kitapları yakmadıkları, tam tersine ateşi söndürdükleri doğru mu? ''
                    Montag şaşırır, böyle düşünmek hatalıdır der. Çünkü  zaten tüm evler ateş-korumalı. Ardından son soru gelir.
                   ''  Kitapları niçin yakıyorsunuz? ''
                   İtfaiyeci çok normalmiş gibi omuzunu silker, diğerleri gibi bir iş işte der.Sonra da hangi gün hangi yazarın kitaplarını yaktıklarını sıralar. Montag hiç kitap okumuş değildir. Ama bir gün '' yaktığınız kitapları hiç okudunuz mu'' diye bir soruyla karşılaşıp tüm yaşamı değişecektir. İnsanı nasıl yoksadığını kitaplardan sonra farkedecektir. Montag'ın karşılıksız bıraktığı sorunun cevabını itfaiyecilerin başı verecektir ;
                     ''  Kitaplar insanı mutsuz ediyor. '' 
Bunun üzerine Montag niye diye sorar.
                     ''  Çünkü kitap okumak onları toplum-karşıtı ( anti-sosyal ) yapıyor.


                         



                            Filmi tekrar izleyince daha önce farketmediğim noktaları yakaladım. Yukarı da yazdığım diyalogları düşündüm ve hak vermemek imkansız. Kitap okurluğum okumayı öğrendiğim ilk çocukluk yıllarıma rastladığı düşünülürse bunca geçen zamanda kendimi bunca yalnız hissetmem, yalnızlığı sevmem, artık beni destekleyecek insanlara ihtiyaç duymamam bununla açıklanabilir belki de.
                       Çünkü kitap okumak bireysellik duygusunu arttırıyor. Bu arttıkça yabancılaşma
arzusu güçleniyor. Öte yandan da toplumsallaşma içgüdüsü azalıyor. Bu da insanlardan kopmaya, kalabalıklara tahammül edememeye varıyor bence. Kitap dünyasında varolmaya başlıyorsunuz belli bir süre sonra.Gerçek insanlardan çok onların varlığı sizi tatmin ediyor. Böyle ben'm gibi olan var mı acaba?
Bunları yazarken sipariş verdiğim , gelmesini dört gözle beklediğim yeni arkadaşlarım içimi kıpır kıpır ediyor. Okudukça ruhumda büyük uçurum oluşuyor kimsenin yardım edemeyeceği. Bundan da şikayetçi değilim zaten. Ne mutlu dünyası, işi gücü, tek derdi kitaplar olan insanlara...














16 Kasım 2017 Perşembe

Cuma Şükür Günü



                          Uzun zamandır cuma günü yazısı yazmamıştım, bugün biraz heyecanlıyım. Tekrar rutinime dönmek iyi geldi, bir haftanın özetini yazacak dinginliğe ulaşmışım demek ki. Cuma inancımıza göre şükür, talep, iç sesi dinleme, muhasebe yapma günü gibi geliyor bana. Bir hafta boyunca yaptıklarımı gözden geçiriyorum böylece. 
Bu hafta okulumuza sağlıkla gidip geldik, kızım büyüdü işte. Burada ara sıra izledik , altı yaşından beri takip edenler bilir. Zaman geçmiş hoyratça, şimdi orta sonda yakında liseye de gidecek. Teog maduruyuz ama bu sene bir rahatlık geldi ki üstüme anlatamam. Ne olursa olsun diyorum hatta kabul etse dağlara köylere gitsek yaşasak. Bizimle aynı fikirde değil tabi ki istemiyor fikirlerimizi. Çatışmalarımız, benim sinir krizlerim olsa da iyi ki bir kızım var , şükürler olsun..


İşte kasabamız, tepeden kızımın okulundan görünüş. Biz denize yakın bir evde oturuyoruz. Bu bina kalabalığının içinde kurtarılmış bir bölge de ağaçların ortasında oturduğumuz için şükürler olsun..


Bu yol her sabah işe giderken yürüdüğüm yol. Çekerken bu fotoğrafı ilginçtir sağ taraf anayol olmasına rağmen bir tane bile araç çıkmamış. Yoksa vızır vızır geçer. Gürültüden durulmuyor ama hele şu sonbahar mevsiminde yapraklı bir yolda yürüyorum ya şükürler olsun..


                                   Vee 3 yıldır iş hayatında huzuru bulduğum köy okulum , sınıfım. Çocuklarımla sanat, müzik, sevgi içinde mutluyuz . 


                                  Pazar günü Kocaeli Yuvacık barajına yapılan gezi bize sonbaharı tam anlamıyla yaşattı. Turuncu, sarı, kırmızı Allahım ne güzel renkler . Saatlerce yürüdük, hava mis gibiydi, şükürler olsun tüm bunları gördüğümüz, hissettiğimiz için.



Okul yolunda evimden çıktığımda beni karşılayan portakal ağacı...


Vee huzurla oturduğunuz, zaman geçirdiğiniz eviniz sizin en büyük zenginliğiniz. Mutlaka her cuma aldığım mevsim çiçeklerim, taşlarım, kabaklarım, büyük bir emekle örülmüş battaniyeler, okunmasa bile yanı başımda ki sehpada bulunan kitaplar, dergiler, balkonumda ki kaktüslerim, elimde kahvem..


                                    Şükürler olsun ki bir hafta sonuna daha ulaştık, sağlık ve huzurla kalın..
Tasarım:Sawako Kuronuma